Cuma, Eylül 6

*5 - Değer mi..

27.08.2011 * İzmir

                "Matyas.. sensin değil mi? Senin geleceğini biliyordum. Tarık'ı alabilirsiniz zaten ona söylediğiniz anda durduracak kimsenin olacağını sanmıyorum. Ama diğer isteğin.."

                "Lütfen Mentor Selim, bu benim için çok önemli. Üstad Yohan'ı bulmam lazım, geçen sene irreligioso'yu bitirdikten sonra sessiz-sedasız kayboldu ortadan."

                "Bir dakika şimdi sen irreligioso'nun artık olmadığını mı söylüyorsun?"

                "Evet, geçen sene tamamen bitti. İrreligioso'nun başındaki kişi Üstad'ın babası çıktı bu onun için biraz zor oldu fakat yine de bitirdi. Artık hakimiyet bizde. Üstaddan öncekiler bizim gibi kişileri toplamışlar yani kitabı okuyabilen kişileri. Üstad da onlardan biri idi. Fakat kitabı tamamen parçalara ayırıp dağıtmış. Ben de kitabın peşinden gidiyorum ve şimdi işte burada sizin yanınızdayım."

                Selim ne diyeceğini bilemiyordu, böyle şeyler için artık çok yaşlandığını hissediyordu. Matyas'ın omuzlarından tuttu ve gözlerinin içine bakarak konuşuyordu.

                "Bak evlat, yaptığın şeyin doğru olduğunu düşünüyorsun. Kitabın peşinden gidip Yohan'ı bulmayı hedefliyorsun. Peki bulduğunda ne olacak hiç düşündün mü?"

                Matyas düşünmemişti açıkçası ve kem küm etmeye başladı, Selim ise konuşmasına devam etti.

                "Tabi ki bilmiyorsun. Ama ben biliyorum neler olacağını. Onu bulduğun gibi o ölecek Matyas. Seni uyarıyorum, bu işin peşini bırak. Git ve inandığın şeyler uğruna yaşa. Başka şeyler uğruna, bu yol senin umduğun gibi biten bir yol değil."

                Selim, Matyas'ı uyarmıştı ama vazgeçmeyeceğini de biliyordu. Çünkü kendisi de vazgeçmezdi. Matyas'ın kitaptan etkilendiğini fark etmişti. "Ah şu lanet kitap" diye geçirdi içinden, hayatına girip de mahvetmediği biri var mı acaba diye düşündü. Cevap belliydi..

                ***

                16 January 1969 * Prag

                "Jan bak sakin olmalısın. Sen bize lazımsın. Biliyorum şu an kaybetmiş gibi gözüküyoruz ama bazen kazanmak için geri çekilmen gerekir. Sadece sakin ol. Daha işimiz bitmedi."

                Jan, Selim ve Harm Wenceslas Meydanı'na doğru gidiyorlardı. Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği'nin uyguladığı istila ve "normalleştirme" politikasına karşı yine bir protesto vardı. Macarlardan sonra Çekoslovakyalılar da birçok acı çekiyordu. Her şey düzelecek derken bir anda Ruslar ve yandaşları binmişti tepelerine. Çok insan ölmemişti ama binlerce yüzbinlerce insan ayrılmak zorunda kalmıştı ülkesinden. Jan Palach ise 21 yaşında bir felsefe öğrencisiydi. Tabi sadece bununla kalmıyordu, Jan da Vicino peşinde gidenlerdendi.

                Fakat artık dayanamıyordu. Çünkü tüm bu olanları görmüştü, mahvolan hayatları görüyordu ve mahvolacak hayatları da..

                Selim ve Harm onu vazgeçirmeye çalışıyordu yapmak üzere olduğu şeyden. Çekoslovakya'nın tam bağımsızlığı yanında milletlerin de ayrılmasını istiyordu Vicino ekibi. Daha doğrusu böyle olacaklarını gördükleri için bu yolda uğraşıyorlardı her zamanki gibi. Jan da bu işin bir parçasıydı.

                Wenceslas Meydanı'nda son zamanlarda hep olduğu gibi o gün de istila karşıtı konuşmalar, protestolar vardı. Selim, Jan ve Harm da kalabalığın arasına girdiler. Konuşmaya dalmışlardı ve bir süre sonra konuşmacının yakınına meydanın boş kısmına bir genç çıktı.

                "Hey! Selim! Bu bizim Palach değil mi? Ne işi var orada?"

                "Olamaz olamaz! Aptal çocuk düşünemiyor bile doğru düzgün! Hemen onu durdurmalıyız Harm!"

                Dediği gibi kalabalığın arasından Jan'a ulaşmaya çalıştı ancak o kadar da hızlı gidemiyordu. Jan da kendini çoktan ateşe vermişti. Selim oraya vardığı gibi ateşi söndürmeye çalışıyor, bir yandan Jan'a kızıyor bir yandan da Harm'a yardım etmesi için sesleniyordu. Kalabalık şaşkınlık içinde olanları izliyordu. Harm Selim'i kendisine doğru çekti.

                "Selim! Selim! Uğraşma artık, sen de biliyorsun.. Kurtaramayacaksın.. Hadi bırak artık.."

                Selim geri çekilmişti ama kendini suçluyordu. Vicino'yu suçluyordu. Her şeyi suçluyordu. Olanların kısa bir süre içinde yayılacağını biliyordu. Jan Palach olanlara ve olacaklara dayanamayıp ölmüştü, öldürülmüştü veya kendini öldürmüştü. Selim sorup duruyordu kendine


                "Suçlusu kim.. Değer mi.."

Cumartesi, Ağustos 24

*4 - Ne Kadar Yaşıyorsun

27.08.2011 * İzmir

                "Her şeyi bildiğinizi mi sanıyorsunuz? Gerçekten yaşadığınızı mı düşünüyorsunuz? Evrenin ne kadar geniş olduğunu biliyor musunuz? Milyarlarca yıldızın, gezegenin, sistemin olduğunu.. Oralarda neler olduğunu biliyor musunuz? Ya da hemen yanımızdaki bahçede neler olduğunu.. Benim aklımdan geçenleri biliyor musunuz? Konuştuklarımı görebiliyor musunuz? Tüm bunların ne manaya geldiğini biliyor musunuz?"

                Selim yine etrafına toplamıştı herkesi ve anlatıyordu. Bu sorular üzerine bazıları düşüncelere dalıyor, bazıları dikkat kesiliyor, bazıları ise birbirlerine bakınıyordu. Selim anlatmaya devam etti.

                "Ama ben gördüm. Hem de hepsini, benim de ödülüm bu.. Görebiliyorum. Size bahsettiğim kitap sayesinde. Tabi 19 sene önce bırakmıştım."

                Aralarından biri Selimin soluklanmasını fırsat bilip hemen atladı.

                "Selim Ağa ne zaman anlatacaksın bize bırakma nedenini?"

                Selim duruşunu hiç bozmadan "Bu anlayabileceğiniz bir şey değil.." deyip çayından bir yudum aldı ve konuşmasına devam etti.

                "Size birçok şey anlattım ve nasıl görebildiğimi bilenleriniz vardır zaten. Bilmeyenler için de söyleyeyim o kitabın adı Vicino. Bu kitabı herkes okuyamaz, sadece belli seçilmiş kişiler okuyabilir. Bu öyle sandığınız gibi soyla aktarılan bir şey değil. Sizi seçerler, kullanırlar ve sonunuz artık belirlenmiştir. Onlardan kaçamazsınız. Tıpkı benim kaçamadığım gibi. Ama bunları size anlatmama gerek yok."

                Yine o sırada başka biri daha böldü konuşmayı.

                "Kitabı anlayamayacağımızı nereden biliyorsun? Belki okuyabiliriz.."

                Birkaç kişi daha katılmıştı bu görüşe, Selim onları susturamayacağını anlamıştı. Kitabın yanında olmadığını ancak onlara dili bildiğini ve bir şeyler yazabileceğini söyledi. Bir kağıda bir şeyler yazdıktan sonra herkes dolaştırdı kağıdı elinde. Birçok yorum çıkıyordu kağıt elden ele dolaşırken, bazen gülüşmeler de geliyordu.

                "Hadi ama Selim Ağa resmen bir şeyler karalamışsın buraya."

                "Burada  gerçekten bir şey yazdığına inanmak zor."

                "Ağa dediğin her şeye inanırım da burada bir şey yazdığına dair şüphelerim var."

                Ve bu tarz yorumlar sürdü gitti. Fakat aralarından soruyu soran kişi okuyabildiğini söyledi. Tüm gözler ona dönmüştü bir anda. Selim ne anladığını söylemesini istedi.

                "Burada olduğunu biliyorum, seni kim gönderdi?"

                Bu cümle üzerine tekrar tüm gözler Selimin üzerindeydi.

                "Güzel tahmin evlat ama maalesef doğru değil. Doğrusunu maceramı anlattıktan sonra söyleyeceğim. Evet ahali dikkat kesilin bakalım, Selim Ağanız sizi efsane yolculuklarından birine daha götürüyor.."

                Böyle deyince herkes unutmuştu kitap olayını ve Selim Ağaya dikkat kesilmişlerdi. Ve Selim başladı anlatmaya.

                "Stalin'in öldürüleceğini gördüğümde anlamıştım hayatımda tuhaflıklar olacağını aslında.."

                ***
                20.11.1956 * Budapeşte

                "Aferin evlat, ilk görevini başarıyla yerine getirdin. Endişe etmene gerek yok, zamanla alışacaksın buna. Göreceğin şeylerin yanında ölüm çok basit kalacak."

                Selim Ekimin ortasından beri Budapeşte'deydi. İlk görevi olduğu için ona sadece organize etme görevi vermişlerdi. Bir bakıma insanları ayaklanmaları için provoke ediyordu da denebilir. Nitekim istedikleri de olmuştu. Zaten Stalin'in ölümüyle birlikte Vicino ekibi işleri hızlandırmıştı. Macaristan bu planın ilk ayağıydı. Ve başarıyla kısa bir süre içinde gerçekleştirilmişti.

                Tabi başarı Vicino'ya göreydi. Selim ise binlerce insanın ölümüne tanık olmuştu ve pek de başarılı görmüyordu sonucu. Ayrıca ölenler dışında şehirden hatta ülkeden kaçanlar da azımsanacak derece de değildi. Ama bırakamıyordu da bu işi. Ekipten korktuğundan değil ama kitap ve sesler peşini bırakmıyordu.

                1956'nın başlarında bu durumu fark eden İzmir'deki Tahsin adlı kişiydi. Herhalde ellili yaşlarındaydı. Ve kendisi de Vicino ekibindeydi ve ekipte kitabı okuyabilenlerdendi. O tam aradıkları biriydi, genç kendine güvenen ve herkese kendini sevdirebilecek biriydi.

                Yılın son çeyreğinde ortalık iyice karışmıştı devletin başındaki isimler sürekli değişiyordu. Ve her seferinde de ülkedeki yasalar değişiyordu. Ancak Imre Nagy'nin kısa süreli de olsa başa gelmiş olması Vicino ekibi için yetmişti. Nagy görevden alındığında yerine geçen Erno Gero reformcuları kökünden kurutmaya çalışsa da artık çok geçti. Selim ise yazdan itibaren ayaklanmanın temellerini atmaya başlamıştı. Ancak yapabileceği tek şey buydu henüz doğru düzgün eğitim almadan büyük işlere girişemezdi.

                Sonuçta öyle de oldu ayaklanma başladıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelmişti. Vicino seviniyordu ama Selim aynı durumda değildi. Hiçbir zaman bu kadar yoğun ses ve görüntüye maruz kalmamıştı. Bir sürü insanın hayatları geliyordu gözünün önüne, ölenlerin arkasında kalanların çığlıkları, kaçanların çaresizliği, kalanların bitkinliği..

                Ama kaçamıyordu işte, bu işe devam etmek zorundaydı. Bununla başa çıkabilmeyi öğrenmek istiyordu. Vicino ekibi ona hem yardım hem de dostluk edecek birini verdiler. O da tıpkı Selim gibi 17 yaşında girmişti Vicino'ya ancak kitabı okuyabilenlerden değildi.

                ***
                27.08.2011 * İzmir

                Selim burada durdu ve sandalyesine yaslandı.

                "Devamını da artık başka bir zamana ahali. Şimdilik bu kadar yeter."

                Bu sözlerden sonra bir kısım yavaş yavaş dağılıyordu, bazıları da kendi aralarında muhabbete devam etmeye başladılar. Selim ise ağır ağır kalktı sandalyesinden dışarı doğru yöneldi. Kapıya yaklaşırken yazdığı şeyi okuduğunu iddia eden gence seslendi.

                "Bu ihtiyara evine kadar eşlik etmek ister misin?"

                Genç kabul etmişti bu teklifi ve yürümeye başladılar.

                "Demek orada yazılanları bildiğini iddia ediyorsun."

                "Aslına bakarsan yüzde yüz eminim. Çünkü bende de o yetenekten var, hatta hepimizde var. Ve oğlunda da var bunu biliyorum, bunun için geldim. Oğlunu aramıza almaya, tabi onunla konuşmama izin verirsen."

                "Neden direk ona gitmedin ki? O küçük bir çocuk değil artık."

                "Biliyorum ama seni görmemi isteyen kişi.."

                Selim durumu anlamıştı, gencin geldiği yeri ve nedenini biliyordu.


                "..Yohan Lorm!"

Çarşamba, Mayıs 15

*3 - Bitiş ve Başlangıç

28.05.1992 - İzmir

                "Yani.. Bilal'ini nerede olduğunu bilmiyorsun baba."

                Selim, oğlu Yusuf'a her şeyi anlatmıştı. Çok zordu gerçi anlatmak ama bundan daha kötü bir duruma düşemezdi herhalde. Karşısında öylece oturan ve boş gözlerle bakan babasına sarıldı Yusuf.

                "Merak etme baba, her şey rayına oturur. Artık dinlenme vaktin gelmişti zaten. Hem torun geliyor yakında bak onla ilgilenirsin."
                Babasının moralini düzeltmeye çalışıyordu ama boşa uğraştığını kendi de biliyordu. Bilal ise ortadan kaybolmuştu ve babasına çok kızgındı. Olayların bu yönde gelişeceği konusunda babasını uyarmıştı. Fakat babası kitaba güvenmişti. Sonra da tek söyleyebildiği "Kitap ayrıntıları yazmaz evlat"tı.

                27.05.1992 - Saraybosna

                "Baba lütfen bunun seninle, bizimle bir ilgisi olmadığını söyle. Lütfen baba, gerçekten çok sinirliyim."

                Bilal eve sinirli bir şekilde girmişti ve direk babasına koşmuştu. Selim Bilal'in yüzündeki ifadeden sadece bir patlama olmadığını anlamıştı. Aklına kötü şeyler geliyordu ama inandırmamaya çalışıyordu.

                "Yoksa.. o.."

                "Lanet olsun! Evet! Gözlerimle gördüm baba, lütfen bizim bir alakamız olmadığını söyle! Lütfen baba bu pislikte biz yokuz değil mi? Orada yirmi masum insan vardı baba. Tek istedikleri ekmekti ve sonra ne oldu.. Allah kahretsin.."

                Söylemeye dili varmıyordu Bilal'in. Önce babasından bu işte olmadıklarını öğrenmek istiyordu ancak babası sadece susmakla yetiniyordu. Bilal anlamıştı artık, bu da Vicino işiydi.

                "Baba.. son kez soruyorum lütfen cevap ver.. Bu işle bir ilgimiz var mı? Cevap ver baba, çünkü annemin katili olmak istemiyorum!"

                Evet sonunda söylemişti acı gerçeği Bilal, Vase Miskindeki patlamada ölenlerden biri de Hüma idi. Selim kitaba güvenmişti. Fakat artık hayat arkadaşı yoktu yanında. Ve bombayı kendisi yerleştirmişti. Kullanıldığını hissediyordu ama Vicinoya saldıracak mecali kalmamıştı. Bitkin ve tükenmiş hissediyordu kendini. Ne ağlayabildi ne de bir şey söyleyebildi. Sadece yorulmuştu.

                "Lanet olsun bu kitaba baba! Seni kör etti, besbelli olan şeylerin üstüne gittin körü körüne. Vicinodan nefret ediyorum! Senden nefret ediyorum! Hepinizden nefret ediyorum ve hepinizi öldüreceğim baba! Lanet olsun.. annemin katiliyim.. lanet olsun.. lanet.."

                Ve çekip gitmişti Bilal. Selim her açıdan tükenmişti, hiçbir şeye tepki veremiyordu. Yaşadıklarının bir rüya olduğuna inanmak istiyordu. Uzun ve gerçekçi bir rüya.. ama değildi ve o da hızlı bir şekilde İzmir'e döndü. Her şeyi bırakmıştı ve bir bakıma öldürmüştü kendini. Her şeyin bittiği gün o da bitmişti. Ancak daha öncesinde yaşanan birçok şey vardı ve bunları İzmir'e döndüğünde birçok kişiye anlattı. Torunlarına, çocuklarına, arkadaşlarına, kahvedekilere birçok kişi Selim Ağa'nın hikayelerini dinlemeyi seviyordu. Fakat Tarık hariç, o babasının anlattıklarına çok ilgi duymuştu ve bir süre sonra fark etti ki bunlar gerçek.

                30.06.1995

                "Bu karmaşanın ne anlama geldiğini biliyorum baba. Ve o hikayelerin de gerçek olduğunu biliyorum. Ve senin bozduğun şeyleri düzeltmeye kararlıyım baba. Ayrıca Bilal'i getirmeye de kararlıyım. Artık 20 yaşındayım baba, bana bir şeyler öğretmelisin."

                "O kitaptan ne anladığını sanıyorsun evlat? Dediğin gibi sadece bir karmaşa. Bir önemi yok, unut gitsin."

                "Sonbahar rüzgarları yakındır dünyanın, yenilenmeye hazır hale gelecek silkerek dallarını. Ve sen dökülen yapr.."

                "..aprakları toplayacaksın ki insanlık huzura kavuşsun. Bunu gerçekten okudun mu evlat?"

                "Evet baba her şeyi çözebiliyorum, hatta bunu senin Prag'tayken yazdığını bile söyleyebilirim. Sanırım her şeyin başladığı gün."

                "Her şeyin başladığı gün.. inanamıyorum.. peşimi bırakmayacaksın değil mi? Ölene kadar.."

Pazar, Mart 17

*2 - Bağımsızlık


20.11.1991 * Ohri/Makedonya

                "Yanlış yapıyoruz, tüm bu yapılanlar yanlış. Size çok daha büyük şeylerin geleceğini söylüyorum. Eğer bu hızla gidersek birçok insan ölecek. Daha sakin ve planlı olmamız lazım. Bu yaptığımız sadece bir kaos."

                Selim hem kızgın hem de üzgündü ve hızlı bir şekilde olayın yanlış olduğunu dile getirmeye ve onları vazgeçirmeye çalışıyordu. Ancak "Vicino" ekibi kararlıydı. Art arda getirilen bağımsızlıklarla milletlerin özgürlüğüne kavuşmalarına yardımcı olduklarını anlatıyorlardı.

                "Bak Selim, endişeni anlıyorum fakat bunun başka bir yolu yok. Eğer bu işi aniden yapmazsak insanlar hayatlarını başkalarının egemenliği altında geçirecekler. Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya hepsi de bağımsızlığını ilan etti. Şimdi geldik en zor işe ve sen burada sorun çıkarmayı mı düşünüyorsun? Emirler kesindir Selim, bunca yıldır hizmet ettiğin örgütüne güvenmiyorsan sonunu sen düşün!"

                Sıra Bosna-Hersek'in bağımsızlığına gelmişti. Ancak Selim "Vicino"da görmüştü her şeyi. Çokça insan ölecekti. Sırplar bunu hiç hoş karşılamayacaktı. Onca insanın acı çekmesine gerek yok diye düşünüyordu. Ama bir yandan da hak veriyordu art arda gelen bağımsızlıklarla bir millet diğerini etkiliyordu. Fakat yine de kitaba güveniyordu onca yaşadığı şeyden sonra Vicino'ya bağlı kalmak istiyordu. Oysa başındakiler tam tersi görüşteydi. Sebebini anlayamıyordu. Bazen şüpheleniyordu üstlerinden ya da hizmet ettiği kişilerden ama eninde sonunda işini yapıyordu. Zaten her geçen gün teknoloji ve medya yüzünden gizlenmek oldukça zorlaşmıştı. Tarzlarını değiştirmek zorundaydılar. Ki öyle de yapıyorlardı.

                "Selim senden Osman Brka ile görüşmeni istiyorum. Onlar bağımsızlık konusunda çekimserler, her ne kadar Amerika ve Birleşmiş Milletler destek olacaklarını söylediyse de onlara güvenmiyorlar. Sen Müslüman bir toplumdan geliyorsun, sana güveneceklerdir."

                Bu hiç hoşuna gitmemişti ama yapmak zorundaydı. Brka ile Saraybosna'da bir görüşme ayarlamıştı ve kendisine söylendiği gibi Vicino referansıyla yapmıştı bunu. Ve artık yola düşme vaktiydi.

***

25.11.1991 * Saraybosna/Bosna-Hersek

                Selim İzmir'den ayrılırken ailesini orada bırakmak istemişti fakat eşi Hüma bunu kabul etmemişti. Aslında gitmemesini istiyordu ama görevini bildiği için karşı çıkmamıştı. En büyük oğulları Yusuf 27 yaşındaydı evlenip kendince bir düzen kurmuştu, ondan sonra gelen Bilal 24 yaşındaydı ve babasıyla olmayı seviyordu, onun izinden gidiyordu. O yüzden o da burada kalmayı kabul etmemişti. En küçük iki kardeş Tarık ile Bengü ise abileri Yusuf'un yanında kalmışlardı. Her ne kadar Yusuf babasına artık yaşlandığını ve biraz daha işlerini azaltmasını söylese de Selim asla kabul etmeyecekti.

                "Sen farklısın Yusuf. Fakat bu kötü bir şey değil. Benimkinden farklı bir hayat seçip kendi ayaklarının üzerinde durman beni gururlandırıyor. Merak etme artık eskisi gibi yorucu görevler altında değilim."

                "Ama baba bu gergin ortamda oraya gitmek hiç mantıklı değil. Her şey gelebilir başınıza. Hadi ben ve Bilal neyse Tarık ile Bengü daha çok küçükler. Her ne kadar kendilerini büyük görseler de başınıza gelebilecek kötü şeyleri kaldırabileceklerini düşünmüyorum. Biri 17 diğeri 14 yaşında daha baba."

                Selim ona da hak veriyordu ama yapacak bir şey yoktu. Bu işler böyleydi ve bazen pişman oluyordu aile kurduğuna. Ama bazen de büyük destek oluyordu onların varlığı ve sevgisi.

                Buraya geldiklerinde durumun vahametini daha iyi anlayan Bilal abisi Yusuf'a hak vermeye başlamıştı. Babasıyla baş başa kaldıkları bir zamanda ona tedirgin olduğunu anlattı.

                "Baba biliyorum kitaba güveniyorsun fakat durum çok tehlikeli. En azından senle annem kalsaydı. Ben halledebilirdim buradaki işleri."

                "Anlayamadığın şeyler var evlat. Tecrübe ve iş bilmek burada önemli olan. Sadece savaşacak olsak, buna zaten artık gücüm yetmez. Ama ben de istemiyorum açıkçası annenin burada olmasını. Ve işler daha da kötüye gidecek."

                Bilal ne diyeceğini bilemiyordu. Babası da haklıydı fakat kendisi de haklıydı. Bazen neden tüm bu işlere dayandıklarına anlam veremiyordu. Ama dayanıyorlardı işte, doğru şeyi yaptıklarını hissediyorlardı. İnsanlığa hizmet etmek fakat göz önünde olmamak onları tatmin eden şeydi.

                Akşama doğru Mentor'un(Vicino ekibinin başındaki kişiye bu unvan verilir.) ayarladığı evde Brka ile görüşmek için giden Selim on beş dakika kadar bekledikten sonra Brka'nın gelmesiyle sevinmişti.

                "Hoş geldiniz Osman Bey. Öncelikle görüşme teklifini kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Benim de ismim Faris ve sanırım burada ne için bulunduğumu biliyorsunuzdur."

                Osman Brka, Alija İzzetbegoviç'in yanındaki en önemli isimlerden biriydi bu bağımsızlık yolunda. Ama bir yandan da Sırplardan ve Ruslardan çekiniyorlardı. Her ne kadar birçok ülke destek olacağını belirtse de bu durum kendilerine garip gelmiş ve güvenememişlerdi. Çünkü Müslümanlardı ve yaptıkları şey bir bakıma Cihat'tı. Fakat bu Faris denen adam onlara güven vermişti. Vicino'nun onların yanında olması ve aynı düşünce yapısına sahip olmaları Brka'ya güven vermişti.

                Yaklaşık bir saat süren görüşme sonrasında Brka buradaki konuşmaları ve Faris'i Begoviç'e anlatacağını söyledi. Yakında bağımsızlık kararını açıklayıp referanduma sunacaklardı.

                "Buna pişman olmayacaksınız Osman Bey. Sizinle tanıştığıma memnunum."

10.04.1992 * Saraybosna/Bosna-Hersek

                "Evet istediğin oldu Mentor fakat dediğim gibi Sırplar buna kayıtsız kalmadı. Hatta Bosnadaki Sırpların bağımsızlığın önüne geçmek adına Bosna halkına savaş açacakları da bir gerçek. Ki bunu onları bu topraklardan kovup çoğunluğu ele geçirecek şekilde yapmak istiyorlar."

                Mentor, Selim'in nereye varmak istediğini biliyordu bu yüzden gerisini getirmesine gerek kalmadan cevap verdi.

                "Bu bir savaş zaten Selim, kayıpsız atlatmayı düşünemeyiz."

                Selim artık hem yıllardır bu işin içinde olmanın hem de yaşının verdiği güvenle biraz daha sert çıkmıştı.

                "Kayıpsız atlatacak biz değiliz. Binlerce masum insan ölecek bizim yüzümüzden. Bunu yapmak zorunda değildik. Bekleyebilirdi ve daha sakin bir ortamda bağımsızlıklarını alabilirlerdi. Halk mutlu mu şu an? Hiç sanmıyorum. Onlar sadece tedirginler. Savaşa girmekten ve sonuçlarından korkuyorlar. Bağımsızlık onlara dayatılmış bir şey. Henüz şartlar hazır değildi oysa ki."

                Bunun üzerine Mentor da sinirlenmişti.

                "Seni tanımıyor olsam şimdiye çoktan infazını vermiştim Selim! Ne kadar da çok sorgulamaya başladın? Yıllardır yaptığımız şeylerin aynısını yapıyoruz. Eğer artık kaldıramıyorsan sana izin verebiliriz Selim. Ya da bu işe konsantre ol. Yapmamız gerekenleri yaptığımızı biliyorsun. Eğer biz bu bağımsızlık olayını hızlandırmasaydık da Sırplar yine saldıracaklardı. Bu onlar için bahane oldu fakat bağımsızlık alınmadan bu saldırılar başlayacak olsaydı ortada bağımsızlığını isteyen bir millet bulamama ihtimalini de düşünürsek Bosnalılar için bu aslında bir kazanç. Onlar sadece bu anı düşünerek üzülüyorlar. İleride her şey çok daha iyi olacak bu yapılanlar sayesinde."

                Mentor haklıydı ve Selim bir görevinin olup olmadığını sordu.

                "Şimdilik bir şey yok olayların gelişmesini bekleyeceğiz ama yakında bir bombalama olayı yapacağız. Sırpların kuşatma altında tuttuğu bölgelerden birinde. Bu bombalama çok önemli ve kesinlikle başarılı olunması gerekiyor. O yüzden senin yapmanı istiyorum."

                "Peki nerede olacak bu bombalama ve ne zaman olacak?"

                Mentor derin bir nefes aldı ve cevapladı.

                "Yakında Selim.. Vase Miskin'de.."

Perşembe, Şubat 7

*1 - Selim Ağa


                “Artık 73 yaşındayım Hüma. Ve ölümümün yaklaştığını biliyorum. O kitap geldiğinden beri her şey değişti. Adına “Vicino” dedikleri kitap. Onun peşinden gitmeye karar verdiğimde 17 yaşındaydım. İlk görevim Macaristanda idi. Daha sonra Vietnam Savaşı, ardından Çekoslovakya. Portekiz, Romanya, Almanya ve dahası.. Hepsi de adalet içindi, özgürlük içindi, insanların inandıkları şeyleri rahat yaşayabilmeleri içindi. Ya da.. biz öyle sanıyorduk.”

                Yaşlı adam İzmir’in Güzelbahçe denilen ve adı gibi güzel olan bölgesindeki villasında oturuyordu. Uzun ve geniş pencerelere sahip bu odada, sonsuz ve eşsiz deniz manzarasını seyrediyor bir yandan eşiyle sohbet ediyordu. 1 Eylül 1939’da doğmuş olan Selim kaderin bir cilvesidir ki doğduğu günde başlayan 2. Dünya Savaşı onun da hayatını savaştan savaşa sürüklemiştir. Lakin uzun zamandır bu villaya çekilen Selim. Kendisini ve yaptıklarını sorgulamaya ve “Vicino” ile çok fazla vakit geçirmeye başlamıştır.

                “Ya da.. biz öyle sanıyorduk. Bir sürü ölüm ve bir sürü fikir. Ve ikisinin de birbirine bağlı olması. Kimisi işe yaradı kimisinde başarısız olduk. Tabi bunlar o zaman bize söylenenlerdi. Şimdi ise tamamen başarısız olduğumuzu düşünüyorum. Bu savaşta kaç kişi var bilmiyorum. Ama savaştakilerin çoğunun ne için savaştığını bilmediğini biliyorum. Hepsinin amacı verilen emirleri uygulamak. Fakat ne için? İşte hayatımızı acı kılan bunlar oldu. Fakat sen bunlar için beni uyarmıştın Hüma. Özür dilerim.. Seni dinlemediğim için.”

                Hüma bu sırada Selim’in elini tuttu. Sevgiyle gözlerinin içine baktı. Onca yılın getirdiği zorluklara rağmen beraberliklerini sağlayan sevgiyle.

                “Önemli değil Bey. Geride kaldı her şey. Artık beraberiz. Sonsuza dek.”

                Selim elinde olmadan ağlamaya başladı.

                “Evet bitti Hüma. Sakin bir hayat geçirmek güzel. Fakat Tarık için pek de geçerli değil bu durum.”

                Tarık evin dört çocuğundan üçünsüydü. Selim aralarında en çok onu kendisine benzetse de bir yandan da çok endişeleniyordu. Gerçi hoş artık 38 yaşındaydı ama bir baba olarak ona daha çok göz kulak olabilmek istiyordu. “Nerede o eski Selim, iyice çöktük artık..” diye geçirdi içinden.

                Ve o sırada Tarık kendine has olan tarzıyla gürültülü bir şekilde içeri girdi. Henüz o geniş salona gelmeden bağırmaya başladı. Selim artık yaşı sebebiyle güç duyuyordu hem de Hüma ile konuşmaya daldığı için dikkatini oraya vermemişti.

                “Sarsılmaz, yıkılmaz, o şahin gözleriyle bir baktı mı kimse ona yaklaşamaz! Onun adı Selim Ağa, herkes ayağını denk alacak aga!”

                Babasını gerçekten çok seviyordu ve onun hikayelerini dinlemeyi de seviyordu. Fakat içeri girdiğinde ilk defa böyle görüyordu babasını.

                “Baba?! Kiminle konuşuyorsun?”

                Selim şaşırmış bir şekilde oğluna döndü. “Nesi var bunun” acaba diye bir bakışla konuşmaya başladı.

                “Annenle konuşuyorum evlat. Ne var bunda bu kadar şaşıracak?”

                “Fakat o yok Baba?”

                Selim çok daldığını fark etmişti. “Tabi ya!” dedi kendi kendine. Oğullarından bu durumu saklıyordu. Oysa şimdi yakalanmıştı. Onu şizofren sanacaktı oğlu. Belki de sanmayacaktı fakat o öyle hissediyordu.

                “Anlıyorum Baba, onu çok özlüyorsun ama o 20 yıl önce gitti. Vase Miskin’de. Her şeyin bittiği gün Baba.”

                Selim ağlayarak oğluna sarıldı.

                “Evet, her şeyin bittiği gün..”